Çocukları İnsanlardan Çok Severim
Bir çocuk anısı… Sokakta hergün, her adım başında rastlanılan olaylardan bir tane. Olay da değil, üstelik bir anı bile değil, sıradan bir tablo…
Bende böyle çocuklarla ilgili ne kadar elde edilmiş, her biri yüreğin en duygusal bir sayfasına çizilmiş tablolar var. Büyük küçük şeyler, daha insanların, şu tanıya tanıya artık sevilmemeye başlanan insanların arasına karışmadıkları için sevilen bu melek örnekleri bende olağanüstü etkiler bırakır: Çocukları herhalde insanlardan çok severim; sanırım çocuklarımı kendi özbenliğimden fazla sevdiğim için…
İnsan, baba, özellikle babalıkta korkunç vuruşlarla uğramış bir baba, işte şu satırları yazarken, çocuklardan söz ederken yüreğinde masum mezarların acılı iniltisi inleyen bir baba olursa, çocuklara bir başka etkilenme bakışıyla bakıyor; onların yaşayışını bir başka duygulu yüreklerle değerlendiriyor.
Çocuklara; bütün insanlar gibi talihsiz olmaya mahkum iken dünyanın eğlence sanılan şeylerine şaşkınlıkla dolu gözlerini gülümseyen, yarın dikenlerin[...]
İnsan Kendini Bir An Unutabilse…
Ah, insanlar niçin herşeyi anlayamıyorlar? Beş dakika, on dakika, yarım saat kendilerini unutsalar, kendilerini karşılarındakinin yerine koysalar tam onun gibi -fakat hiç eksiksiz ve tam- onun gibi duysalar, herşey ne kadar yerli yerinde olacak. Hayır! İlla ki zıddiyetler, öfkeler, yanlış anlaşmalar, kışkançlıklar, inatlar, şüpheler, hakim olmak arzuları…
Peyami Safa, Fatih Harbiye sy. 103
Özgürlük Sadece Ve Daima Farklı Düşünenlerindir
Üniversitede, sınav sorularımız genellikle kademeli veya terditli bir şekilde sorulurdu. Bu sisteme alışana kadar sınavlarda oldukça hata yapmıştım. Hatta bir keresinde sınavın ortasında, sınav kağıdımı değiştirmek zorunda kalmıştım. Sınavda gözetmen olan asistan, “yetiştirebilecek misin bütün soruları, sınavın bitmesine çok kalmadı” dediğinde ben, sadece “inşallah” demiştim.
İnanır mısınız o ana kadar tatlı ve güler yüzlü olan asistanın, ağzımdan çıkan “inşallah” kelimesinden sonra yüzünün rengi değişti ve ben, neden böyle olduğunu çok zaman sonra anladım. İnşallah, maşallah, Allah korusun gibi dilimize pelesenk olmuş birçok dini referanslı sözcük var ama birçoğumuz bu sözcükleri, her zaman dini bir saikle kullanmıyoruz. Üstelik herhangi bir dine mensup olmayan veya en azından müslüman olmayanımız bile bu sözcükleri pekala günlük hayatında gayet rahat kullanıyor ki bu da ayrı bir güzellik. Buna rağmen bu sözcüklerin kullanımı neden garip karşılanır ben[...]
Eski Kitaplar Ve Alışveriş Üzerine
Alışveriş yapmayı seven birisi değilim ancak alışveriş yapacağım zaman en çok dikkat ettiğim ve ben de tabiri caizse prensip haline gelen birşey vardır; “alışverişe neyi almak için çıktıysan sadece onu satın alarak eve dön!”. Eğer sadece palto almak için alışverişe çıktıysam sadece palto alarak eve dönmeye çalışırım. Mağazayı dolaşırken başka birşeyi görüp beğensem bile kolay kolay satın almam. Beğendiğim şeyi satın almayı bir başka güne bırakır ve mağazadan, sadece gerçekten almak için geldiğim şeyi satın alarak ayrılırım. Şimdiye kadar genelde bu kurala riayet etmeye çalışan biriydim ancak dün, Beyoğlu’ndaki eski sahaflara uğrayınca bu prensip alt üst oldu. Saman kağıdı kokan eski kitapların arasına düşünce neyi alacağımı şaşırdım ve oraya, satın almak niyetiyle gittiğim kitaplar, Samuel Beckett, Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kitapları, hariç birçok kitap aldım. Sonrası mı? Dışarı çıktığımda birisi bana sorsaydı ki poşetinde[...]
Samuel Beckett; Umuda Borcu Olmayan Yazar
…Her gece dua eder gibi yazan Kafka da, yazmayı bir olanaksızlık olarak görür. Onun için de yaşamın karşısında kaleminden çıkan zavallı sözcüklerin hiçbir ağırlığı yoktur. Beckett, bu noktada, eğer deyiş yerindeyse, Kafka’yı ’sollar’. Yaşamın bir anlamı olmadığı için olanaksız değildir yazmak, dil ile gerçeklik hiçbir zaman örtüşmediği için olanaksızdır. Bu nedenledir ki, Kafka’dan farklı olarak, tüm öyküleri, romanları, oyunları paradokslarla örülüdür. Kafka, en olmayacak olayı gerçekmiş gibi ‘anlatır’. Beckett ise en sıradan günlük bir olayı anlatırken ‘anlatmaz’. Molloy şöyle biter: “Geceyarısı. Yağmur camları kırbaçlıyor. Geceyarısı değildi. Yağmur yağmıyordu.” Valery, hiçbir zaman ‘Markiz saat beşte evden çıktı’ cümlesiyle başlayan bir roman yazmayacağını söylemişti. Alışılagelene, klişeye karşı bir tepkiydi bu. Oysa, Beckett bir öyküsüne ya da romanına, ‘Markiz’ hariç böylesi bir cümleyle başlayabilir, ardından, ‘Saat beş değildi. Evden çıkan da olmadı’ diye[...]