Büyüklere Masallar

Vaveyla.Net

Boy A

Boy A

Boy A, çocukken işlediği suçtan dolayı 14 yıl hapis yatan Eric’in, hapishaneden çıktıktan sonra, “dışardaki hayata” alışma ve “herşeye yeniden başlama” hikayesini anlatıyor. Fakat, filmi daha önce gördüğümüz benzer temalı filmlerden ayıran en önemli özellik, Eric’in kendisini hapse gönderen eylemi gerçekleştirdiğinde henüz çoçuk olması.

Bu gerçek, O’nun ikinci bir şansı hakettiğini düşünmemize yeter mi? Bir çocuk yaptığı bir hatanın bedelini ömür boyu mu ödemelidir? O’nu anlamak veya anlamaya çalışmak ve hatta yer yer O’na acımak, işlenen suçu mazur görmek midir? Belki de, bazen, işlenen eylemin bizatihi kendisini en büyük cezadır…

Boy A, işte bu ve benzeri soruları izleyicinin zihninde uyandıran güzel bir film.

“Öz Türk”

Mustafa Akyol’un1 yüksek lisans tezini okurken karşılaştığım, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un Ödemiş’te yaptığı bir konuşmada sarf ettiği bir sözü paylaşmak istedim. Dönemin bürokrasisinin, İsmet İnönü’nün tabiriyle Kadir-i Mutlak bürokrasinin, Cumhuriyet’in kurulmasından sonraki dönemde sahip olduğu Kürt ve azınlık algısını gösteren önemli bir örnek.

Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.2

Mahmut Esat Bozkurt, Adalet Bakanı, 17 Eylül 1930.

Açıklamasının ardından, özellikle Rumlar’dan gelen tepkiler üzerine, Bozkurt, gerçek düşüncesini daha da iyi ifade eden ikinci bir açıklama yapmıştır: “Ecnebileri değil, diğer unsurları kastettim.”

Bana öyle geliyor ki Bozkurt’un bahsettiği “Öz Türk” olmak ifadesi, Türk ırkından olmak kadar, dönemin söylem ve ideolojisine itaatkar olmayı da içeriyordu ki eminim, aramızda halen, böyle düşünenler vardır. Öyle ki kimilerinin gözünde, bu yazıyı yazan ve bu ve benzeri söylemleri eleştiren ve hatta mide bulandırıcı bulan ben, bir Türk değilim. Rahmetli dedemin istiklal gazisi olması dahi beni kurtaramaz.


  1. Akyol, M. The Origin of Turkey’s Kurdish Question: An Outcome of the Breakdown of the Ottoman Ancien Régime. MA. İstanbul: Boğaziçi University []
  2. Dragoş C. Mateescu, “Kemalism in the Era of Totalitarianism: A Conceptual Analysis,” Turkish Studies, vol. 7, no. 2, June 2006, pp. 225-241. Aktaran: Mustafa Akyol, s.91 []

Başak Burcu

Dün, Leyla ile Mecnun’da, Mecnun, başak burcu olduğunu söylediği zaman, etrafındakiler çok acayip bir tiksinti içerisine girdi. Hikmetini merak etmekteyim. Ben de başak burcuyum. Yükselenim “at”. O da mı kurtarmaz.

Incendies

Incendies - 2010

Güzel bir film izlemeyeli uzun zaman olmuştu. Bir süredir izlemek için fırsat kolladığım bir filmdi. Nihayet bu akşam izleme fırsatı buldum. Fakat gün boyu okuduğum Kemalizm tarihinden sonra böyle bir film biraz ağır geldi; sağlam bir ağrı kesici ve bir fincan kahveye ihtiyacım var.

Sevgili okuyucu, iyi bir hikayenin güzel bir sinematografiyle bir araya gelmesi çok nadirdir. Tavsiye ederim.

Ucube ;)

Ucube ;)

Çocuğu Astılar

Bu yazıyı 12 Eylül dönemine tanık olmaya yaşı yetmeyenler okusun isterim. Genç arkadaşlarıma anlatmak istediklerim var. Bugün, lanetli bir yıldönümü. Mutsuzluğumuzun uzun hikâyesine buradan başlayabiliriz. Daha önce de mutlu değildik. Ama hevesimiz vardı. Mutluluktan çok hevese yazılırdık zaten. Şimdiki kadar sakar, şimdiki kadar umutluyduk. Ama o zamanlar umut diyegeldiğimiz, neredeyse bütün insanlığı kucaklayan bir rüyaydı. Güzeldi. Aşka benzer bir yanı vardı. Dünyanın tanımı farklıydı o zamanlar. Henüz koparılıp alınmamıştı bizden. Sanki dünya elimizin altındaydı da biz onu okşadıkça yepyeni bir dünya dönecekti aşkımızdan. O zamanlar kimse kimseyi romantik olmakla suçlamazdı. Sizin kadar genç, sizin kadar uyanıktık. Ne sizden az, ne sizden fazlaydık. Sadece sanki daha sık bakardık birbirimizin gözlerine. Bir de sanki şimdi sizin sıkıldığınız kadar sıkılmazdık.

[...] Zamanının geldiğine karar verildikçe yapılan kimi anketlerde ordumuz milletin en güvendiği kurum çıkar. Şimdiye dek mutlaka farkına varmışsınızdır. Dilimizi gerçekten öğrenmek için her sözcüğün sırtında nasıl bir yükü olduğunu anlayacak kadar yaşamak gerek. En güvenilir demek, en korkulur anlamına geliyor. Maalesef henüz güven konağımızı korkudan uzak yere inşa edebilmiş değiliz. Bu görev de size düşüyor. Hayatımızın duvarlarını yıkabilmek için korkularımızla değil, vicdanımızla bakabilmeyi öğrenmeliyiz. Belki 12 Eylül’den geçmiş olanların ömrü vefa etmez bu cuntanın ve işbirlikçilerinin yargılandığını görmeye. Ama siz de unutmayın. Unutturmayın. Suskunluk ve bunaklık üstüne kurulacak bir barışın sahte olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın.1 Unutmayalım. Erdal, bize bakıyor hâlâ.


  1. Vurgu bana ait []
  2. Yazının ilk yayınlanma tarihi 12 Eylül 2008 []

Mağdurun Yanılgısı

Mağduriyet bazen haklı ama kolaycı siyasetler yaratmakla kalmaz, mağduru zaman içinde tavsayan, tıkanan ve yozlaşan bir ruh haline mahkûm eder.

Mağdur haklı olmayı sürdürür ama haklılığını meşru bir siyasete tahvil etmekte zorlanır. Giderek kendisi ne yaparsa yapsın ‘bir gün’ haklarını alacağı hayaliyle, sanki ilahi adaletin doğmasını bekler. Oysa somut dünyanın adalet dağıtımı, tarafların haklılığından öte, siyasetlerinin meşruiyetiyle ilgilidir. Böylece bazen mağdurun haklarını yüzyıllarca alamadığı trajik süreçlere doğru gidilir. Mağdur bu sürede karşısındaki gücü suçlar ve yüreğinde mahkum eder, ama çoğu zaman içinde bulunduğu duruma kendi katkısının ne olduğunu sormaz. Bu da söz konusu süreci devam ettirip gider…

Toplumsal aktörlerin intiharı böylece zamana yayılmış olarak yaşanır. Siyasetleri devam eder ama bizzat kendi gözlerinde bile anlamsızlaşır. Dünyanın zihniyetine hitap edemeyen siyasetler, mağduriyeti dillendirseler bile yalnızlaşırlar ve sonuçta idealleri için değil, varoluşlarını sürdürme mücadelesi yaparlar. Kritik eşik, mağduriyet siyasetinin inandırıcılığını yitirdiği, ilan ettiği amaç için uğraşmadığı kanaatinin uyandığı andır. Sonrası, geri dönüşü epeyce zor ve ancak güçlünün yanlış yapmasıyla telafi edilebilecek bir meşruiyet yıpranmasıdır.

“Kürt siyasetinin intiharı”, Etyen Mahçupyan, Zaman. 24 Ağustos 2011

Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken, kendisi, toplum olarak, çok fazla spekülasyon ve varsayım üzerinden konuşan bir yapımız olduğundan bahsetti. En hassas mevzular üzerine konuşurken bile, çok derinliği olmayan, mevcut durumu izah eden, muhtevasını anlatan fakat mahiyeti ve söz konusu olayların nerelere işaret ettiğini, bilimsel bilgi ve derin bir analize dayanarak anlatan, maalesef, çok fazla yazar ve çizerimiz yoktur. En azından, gazete ve televizyonlarda hemen hemen her akşam gördüğümüz yüzler, bu konuda çok iyi değiller.

Etyen Mahçupyan, benim bu noktada çok geç keşfettiğim yazarlardan. Özellike, Kürt sorunu ve Ak Parti’nin ve onunla birlikte Türkiye’nin geçirdiği/geçirmekte olduğu ‘değişimi/dönüşümü’1 anlattığı yazıları okunmalı.


  1. Değişim her zaman, sürekli bir şekilde, iyiye gitmek demek değildir. []

Camus'nun hezeyanları arasında geçen...

Camus’nun hezeyanları arasında geçen bir haftasonu…

Okumuş Kızlarda Görülen
Koca Seçememe Sorunsalı

Kabahat ya eğitim sisteminde ya da yerli dizilerde.. Kız beyninin gri bölgesinde de arıza olabilir.. İlle de suçlu aramıyorum ancak gözle görülür bir gerçek var.. Kız ne kadar cahilse evliliği o kadar uzun süreli oluyor.. Demek ki cehalette mutluluk var, en azından istikrar var..

[...] Modern cumhuriyetimizin eğitim kurumlarından çıkanların haline bakarak şunu söyleyebiliyoruz.. “Bizdeki eğitim, beyinde hasara yol açıyor..”

Hasbihal

Bana öyle geliyor ki eline kalem alacak cesareti bulmuş birisinin yapacağı en büyük hata, düşüncelerini ve hissiyatını kontrol etmeye çalışmaktır. Yadırganırım, kızarlar bana diyerek silinen her bir cümle, göz ardı edilen her bir kelime, ruhumuzun derinliklerinden de birşeyler götürüyor olmalı. Başka hiçbirşey değilse bile, yaptığım en büyük hata buydu. Bundan iki yıl önce yazdıklarıma baktığım zaman görebildiğim tek şey bu; bana ait olmayan ama benimmiş gibi davrandığım karalamalar…Hal böyle olunca bir süre sonra yazacak birşey kalmadığını farkettim; yazacaklarımı tükettim.

Sonrası uzun bir yolculuk oldu benim için. Farklı bir ülkedeydim; yazacak çok şey vardı; hiç olmadığı kadar gurbetlik vardı üstümde ama sonra şey oldu; güzel bildiğim bütün kelimeleri unuttum; dilimde eğreti duran ve kendine bile hayrı olmayan cümlelerin müptelası oldum. Ne olduğunu anlayabilseydim eğer belki çok şey yazabilirdim ama anlamadım ne olduğunu; herşeyin bir sebebi olmayabileceğini ise zor da olsa öğrendim, kabullendim. Sabır gerekti. Zordu.

Ben, anlamadım ne olduğunu. Kim bilir belki de bu yüzden yazıyorumdur; biraz daha fazla anlamak ve anlamlandırmak için. Demiştim O’na birgün “bana bir masal anlat”. Ne kadar kahramanı varsa masalın, hepsini öldürdü. Belki bu defa farklı olur. Kim bilir.